Kadıncık Ana

Hünkâr, Hacı Bektaş Veli’nin efsanevi hayatının anlatıldığı Velâyet – Nâme’de, “Kadıncık” lakabıyla anılan iki ayrı kadın vardır. Adları, kişilikleri, sosyal kimlikleri birbirlerinden tamamen farklı olan bu kadınlar, “Kadıncık” lakabından dolayı sanki tek bir kadın varmış gibi algılanır olmuştur. Bu yazı, Velâyet –Nâme’de “Kadıncık” namı sıfatıyla anılan Fatma Bacı ile Kutlu Melek adlı kadınların kitapta nasıl anıldıklarını anlatıp, bu konu hakkında tefekkür etmeyi amaçlamaktadır.

Bana göre, Velâyet –Nâme’de kadıncık lakabıyla anılan, “Seyyid Nureddin’in kızı

Fâtıma Bacı” ile “İdris Hoca’nın karısı Kutlu Melek’in” hem sosyal kimlikleri, hem

de sosyal kişilikleri itibariyle iki ayrı kadın olduğu iyice anlaşılamadan, Velâyet –

Nâme’de murat edilen Hacı Bektaş gerçeği anlaşılamaz. Öyleyse iddia edebiliriz ki, Velâyet –Nâme yazılışının üzerinden, 5 asra yakın bir zaman geçtiği halde, iyice anlaşılamamıştır.

Anahtar Kelimeler: Hacı Bektaş’ın vasiyeti. Çelebi sözcüğünün etimolojisi, Seyyid

Nureddin’in kızı Fâtıma Bacı, İdris Hoca’nın karısı Kutlu Melek, Fâtıma Ana

(Kadıncık) oğlu Hızır Lâle Cüvan.

 

VİLÂYET – NÂME’DE KADINCIK NAMIYLA ANLATILAN İKİ KADIN

Sarı İsmail, sen benim en iyi halifemsin. Bugün Perşembe, ben bugün ahrete göçeceğim. Göçünce kapıyı ört, dışarıya çık, Çiledağı tarafını gözle. Ordan bir boz atlı gelecek, yüzüne yeşil nikap urunacak. Bu zat, atını kapıda bırakıp içeriye girecek, bana yâsin okuyacak. Attan inip selâm verince selâmını al, onu ağırla. Hulle donundan kefenimi getirir, beni o yıkar. Beni yıkarken su dök, yardım et ona. Ceviz ağacından tabut yapar, beni tabuta kor, ondan sonra beni gömün. Onunla söyleşmeyin sakın. Benden sora Fâtıma Ana (Kadıncık) oğlu Hızır Lâle Cüvan yerime geçsin. …” “Hünkâr, böylece vasiyette bulunduktan sonra Saru İsmail, ağlamaya koyuldu, Tanrı bana o günü göstermesin dedi. Hünkâr, biz ölmeyiz, suret değiştiririz diyerek onu teskin etti. Sonra Tanrıya niyazda bulundu, Peygambere salâvat getirdi. Kendisi, kendisine yâsin okudu, Tanrıya can verdi.” Saru İsmail, vasiyetine uyup hırkası ile yüzünü örttü, halvetin kapısını örttü, dışarı çıktı. Erenlerin anası Fâtıma Bacı, Seyyid Muhmûd-ı Hayran, Karaca Ahmet, Kolu Açık Hacım Sultan, Rasûl Baba, Cemâl Seydi, hasılı bütün erenler, atlı- yaya, hep geldiler, yanıp ağlaştılar. …”

 

Bundan sonra Velâyet –Nâme’de kıssadan hisse tarzıyla anlatılmış olan metinleri

incelerken, Fatma Bacı ya da Fâtıma Ana (Kadıncık) sözlerini gördüğümüz yerde

bunun Hünkâr’ın vasiyetinde “Erenlerin anası Fâtıma Bacı” diye belirtilen kadın

olduğunu, her şeyden önemlisi, Hızır Lâle Cüvan’ın anasının Fâtıma Bacı olduğunu anlıyoruz.

 “Horasan erenleri, bir toplantı yapmak, Ahmed-i Yesevî’yi de dâvet etmek

istediler. Yedi er gönderdiler. Bu yedi er, turna şekline girip Türkistan’a

uçtu.”

“Ahmet Yesevî’nin başında, bir zirâ uzunluğunda bir elifi taç vardı. Bu tâç, hırka, çerağ, sofra âlem ve seccadeyle, Tanrıdan Muhammed peygambere gelmişti. O da, onları erkânla Murtazâ Ali’ye vermişti. … İmam Rızâ[16], onları doksan dokuz bin Türkistan pîrinin ulusu, Hâce Ahmed-i Yesevî’ye sunmuştu. Hepsi de, Şeyhin Tekkesinde dururdu, onları, halifelerinden kimseye vermemişti. Soran olursa sahibi vardır gelir derdi.”

“Bir gün halifeler hep toplanalım da dediler, Şeyh’ten onları isteyelim, birimizden birisine versin” [17] diye düşündüler. Bu kutsal emanetlerin sahibinin Hünkâr olduğu tekkedeki dervişlere kanıtlandıktan sonra[18], Hünkâr’ın Rum Ülkesine görevlendirildiği şöyle anlatılır.

“Hacı Bektaş-ı Veli, ertesi gün, gün doğarken Hâce Ahmed-i Yesevî’den izin alıp yola düştü. Orada bulunan erenlerden biri, ortada yanan ateşten bir odun alıp Rûm ülkesine doğru attı, Rûm’daki erenler ve gerçeklerden biri, bu odunu tutsun, Türkistan Erenlerinin, Rum’a er gönderdikleri, erenlere malûm olsun dedi. O odun, dut ağacıydı, Konya’da Emir Cem Sultan’ın hâlifesi Hak Ahmet Sultan, dutu, Hacı Bektaş Tekkesinin önüne dikti. O ağaç hala durur, yukarı ucu, yanıktır.”[19] Burada, Türkistan erenlerinin, Rûm’a er gönderdikleri acaba Rûm’da hangi erene malûm olacak, diye düşünmemiz gerekmez mi? Hünkâr’ın, Rum ülkesine gelişinin, Rûm’daki erenlere malum oluşu ilerleyen sayfalarda şöyle anlatılıyor. “Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî, Rûm ülkesine yaklaşınca mâna âleminden Rûm erenlerine, essalâmü aleyküm Rûm’daki erenler ve kardeşler diye selâm verdi. Bu sırada Rûm ülkesinde, elli yedi bin Rûm ereni, sohbette, meclisteydi. Rûm’un gözcüsü Karaca Ahmed’di.

Hünkâr’ın selam verdiği, Fâtıma Bacı’ya malûm oldu. Bu kadın Sivrihisar’da, Seyyid Nureddin’in kızıydı, henüz evlenmemişti, meclisteki erenlere yemek pişirmedeydi. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridiydi. Fâtıma Bacı, ayağa kalkıp Hünkârın bulunduğu tarafa döndü, elini göğsüne koydu, üç kere aleykümesselâm dedi, yere oturdu. Meclistekiler, bu hali görünce, kimin selamını aldın dediler. Fâtıma Bacı, Rûm ülkesine bir er geliyor, siz erenlere selam verdi, onun selamını alıyoruz dedi. Erenler, dediğin er, nerden geliyor dediler. Fâtıma Bacı, kendisi dedi, Horasan erenlerinden,

fakat şimdi Beyt – Allah[20] tarafından geliyor.”[21]

Hünkâr’ın, vasiyetinde, Hızır Lâle Cüvan’ın annesi olduğunu bildiğimiz, “erenlerin

anası Fâtıma Bacı’yı”, burada, farklı özeliklerle görüyoruz. Burada Fâtıma Bacı’nın onu tanıtacak açık, net özellikleri var; burada O’nun, Seyit Nureddin’in kızı olduğu, henüz evlenmemiş olduğu vurgulanıyor. Elli yedi bin Rum ereni içinde Hünkârın mana âleminden gönderdiği selam, ona malum oluyor; Hünkâr’ı Rum erenlerine ilk defa o tanıtıyor, gelişini o haber veriyor, Hünkâr’ın kişiliği hakkında yeteri kadar bilgisi olduğu görülüyor. Bu sosyal kimlik, bu özelikler, Kadıncık lakabıyla da anılan Fâtıma Bacı’yı diğerlerinden ayırmamızı sağlayacak özelliklerdir. Hünkârın, vasiyeti gereği yerine geçecek olan, Hızır Lâle Cüvan’ında içinde olduğu üç çocuğun dünya gelişinin anlatıldığı kısma geçelim

 

Kızılbaş Alevi inancında kadın ile erkeğin eşitliği konusu gündeme gelince Hünkâr

Hacı Bektaş Veli’nin şu özlü sözü mutlaka hatırlanır.

“Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda kadın –erkek farkı yok

Noksanlık eksiklik senin görüşlerinde”[27]

Kızılbaş Alevi dünyasında, kadın erkek eşitliğini bu kadar güzel anlatan, Hünkârın bu sözlerinin nasıl bir düşüncenin ürünü olduğunu da düşünmemiz gerekiyor.

“Bu âdem dedikleri

El ayakla baş değil

Âdem manaya derler

Suret ile kaş değil”[30]   KAYGUSUZ ABDAL

 “ölür İse tenler ölür canlar ölesi değildir” YUNUS EMRE

. Bunu incelerken Hızır Lâle Cüvan’ın, Hünkârın vasiyetinde, “benden

Vilâyet –Nâme’de bu, ariflerin anlayacağı şekilde, kıssadan hisse tarzıyla şöyle anlatılıyor: “Kadıncık’a atasından birçok mal kalmıştı[32]. Hünkâr, Sulucakaraöyük’e yerleşince

bütün malını, mülkünü erenler yoluna harcadı, hiçbir şeyi kalmadı eğninde yalnız bir gömleği kaldı. Kadıncık, erenlerin himmetini ve duasını aldı, evine gitti[33], karar etti, erenlerin hizmetine meşgul oldu. Kadıncık’ın âdetiydi, Hünkâr, abdest alsa, yemekten sonra ellerini yıkasa o suyu, hemen içerdi. Bir gün Hünkâr, abdest alırken burnu kanadı. Kadıncık dedi, bu suyu ayak değmeyecek bir yere dök. Kadıncık leğeni kaldırıp götürdü. Şimdiye kadar o tertemiz suyu içerdim, bunu niye dökeyim, hayırlısı bu, tiksinmeden bunu da içeyim dedi. Leğeni kaldırıp içti, tekrar Hünkârın önüne getirdi.

Hünkâr, Kadıncık’ın yüzüne baktı, bu hal, malûm olmuştu zaten kendisine, Kadıncık dedi, bu suyu da içtin mi? Kadıncık, erenlere ne malûm değil, erenlerden artanın bir yudumunu bile dökecek yer bulamadım; ancak karnımı buldum dedi. Hünkâr, Kadıncık dedi, bizden umduğun nasibi aldın; senden iki oğlumuz gelecek adımızla, onlar, yurdumuz oğlu olacak, halkın yetmiş yaşındakiler, onların yedi yaşında olanın elini öpsünler. Dünya bozulsa onlar sırtları üstüne yatsınlar, hiç zahmet görmesinler. Bu söz üzerine Kadıncık’ın üç oğlu oldu. Bunlardan biri Hünkâr’ın sağlığında öldü, ikisi kaldı, onların soyu sopu türedi.”[34] Burada araya girip, şu son cümleye dikkatinizi çekmek istiyorum, “Kadıncığın üç oğlu oldu, bunlardan Hünkâr’ın soyu sopu türedi” diye özelikle vurgulanıyor. Daha sonra anlatım devam ederek, bu çocuklarının nasıl doğdukları, Hünkâr’ın bunlara ne adlar koyduğu anlatılıyor.

“Bir müddet sonra Kadıncık gene gebe kaldı. Hünkâr umudumun atası Hâbib’im

gelecek dedi. Kadıncık, bir oğul doğurdu, Hünkâr’a haber verdiler, umudumun atası Hâbib’imdir dedi, adını Hâbib koydular. Bir zaman sonra Kadıncık gene gebe kaldı, zamanı gelince bir oğlu oldu. Saru İsmail, Hünkâr’ın huzuruna vardı, el bağladı. Hünkâr İsmail’im dedi, gönlündekini dile getir. Saru İsmâil Padişahım[35] dedi; Kadıncık’ın bir oğlu oldu. Hünkâr, Mahmut’tur dedi, adını Mahmut koydular. Derken Kadıncık’ın bir oğlu daha oldu. Saru İsmail haber verdi. Hünkâr, kardeşim Hızır yanımdaydı, adı Hızır Lâle olsun dedi, ondan sonra Hızır Lâlem gelmiş, Lâlem çiçeği gelmiş diye onu sevdi. Hünkâr’ın sözlerini Kadıncık’a haber verdiler, pek sevindi, çocuğun adını Hızır Lâle koydular.

Habib büyüdü, olgunlaştı. Erenler, Habib’i evlendirmek istedi, kadınlar saldı,

Malya’da büyük birisinin kızını beğendiler, gelip Hünkâr’a haber verdiler. Hünkâr, adamlar gönderdi, kızı istedi. O zat, ben meşhur bir adamım, onlardan çok şey isterim, onlarsa yoksul kişilerdir, dileğimi, bilmem verebilirler mi dedi. Hünkâr, bu sözü duyunca Tanrı ganidir, ne kadar nesne isteyebilirlerse istesinler dedi. Gittiler, kızın atasına haber verdiler. O de pek çok nesne istedi, bundaki maksadı da kızını vermemekti. Adamlar gelip, Hünkâr’a bildirdiler, Hünkâr, dolabı besmeleyle açtı, bir torba altın çıkardı, gidin, bu torbayı o devletliye götürün, masrafa harcasın dedi. Götürüp verdiler. Düğün yapıldı, Habib’in o kızdan bir oğlu oldu, adını Umur koydular[36].

Mahmut, cezbeye kapıldı, nefesi geçkin bir er oldu, ne derse hemencecik olurdu.

Hünkâr’a şikâyet ettiler. Hünkâr, iki kılıç bir kına sığmaz, varın, görün dedi. Gittiler, baktılar ki göçmüş. Kefenleyip Erkan üzere, gömdüler. Erenlerin nefesiyle Yurd oğlu olarak Habib’le Hızır Lâle kaldı.”[37]

Velâyet –Nâme’deki bu anlatımlarda da açıkça görüldüğü gibi, Kadıncık’ın adları

bilinen üç oğlu oluyor, bunlardan biri sağlıklarında ölüyor, diğer ikisi kalıyor.

Kadıncık’ın, bu çocuklardan ilkine yani Habib’e Hünkâr’ın burun kanını içmesiyle

hamile kaldığını biliyoruz; ama Habib’den sonra dünyaya gelen diğer çocuklara

Kadıncık’ın nasıl hamile kaldığı konusunda kitapta bir bilgi yok, kitap bunu arif olan okuyucunun anlayışına bırakıyor. Bizde bu konuda bir yorum yapmak yerine, bunu okuyucunun, bu konuya kafa yoran ariflerin anlayışına bırakacağız.

Bu anlatımda iki hatta üç konunun üzerinde durmamız gerekiyor. Kadıncık’ın adları açıkça yazılan üç oğlunun olduğu görülüyor. Burada Kadıncık adıyla anılan kadının hangi kadıncık olduğu yazılmıyor ama biz yazımızın başında bunun anlaşılması için Hünkârın Vasiyetinde, yerine geçmesini söylediği Hızır Lâle Civan’ın, Fatma Ana oğlu diye belirtildiğini vurgulamıştık ki bu konu anlaşılsın diye. Eğer Hünkâr’ın vasiyetindeki o sözleri yani “Benden sonra Fâtıma Ana (Kadıncık) oğlu Hızır Lâle Cüvan yerime geçsin”[38] deyişi olmasa, Hızır Lâle Cüvan’ın hangi kadıncıktan doğduğu konusunda bir kuşkuya düşebilirdik. Ama vasiyetteki bu anlatım sayesinde erenleri doğuran kadıncığın Fâtıma Bacı olduğunu, bundan dolayı da onun “Erenlerin anası Fatıma Bacı” 

sıfatıyla anıldığını biliyoruz.

Velâyet –Nâme’de, Hünkâr ile Kadıncık’ın çocuklarının dünyaya gelmesi bu kadar

meşru, bu kadar rahat bir şekilde anlatıldığı halde, neden Hünkâr ile Kadıncık

evliydiler denilmiyor diye bir soru sorup, bu konuyu düşünmemiz gerekiyor. Velayet- Namenin en başında, Hünkâr’ın Rum diyarına gelişi anlatılırken, Seyyid Nurettin’in kızı olan Fâtıma Bacının evlenmemiş, bir kız olduğunun vurgulandığını, Hünkâr’ında bekâr olduğundan dolayı bu iki gelişmiş insanın birbirleriyle ilişkisinin asla yadsınmadığını vurgulayıp konunun başka bir yönünü inceleyelim. Konuya vakıf olanların hatırlayacağı gibi,

 

ÇELEBİ Cemaletin Efendi, “Müdefa”, adlı meşhur eserinde Kandıncık ile Hünkârın evli olduklarını, söylerken şöyle der: “otuz yıl Kadıncık Ana’nın yanında kaldıktan sonra onunla evlenmeyişine ne dinsel yasalar, ne de tarikat kuralları izin vermez.”  [40]

 

Öz olarak, bizim buna muhtevada bir itirazımız olmamakla beraber, burada farklı bir incelik olduğunu aşağıda anlatacağız. Aslında

biz bu sorunun cevabının Çelebi sözcüğünde gizli olduğunu düşünüyoruz.

Bilindiği gibi, Hünkâr ile Kadıncık Ana’nın sulp undan süregeldiğine inanılan bu

aileye, ÇELEBİLER[41] denir. Ne demektir Çelebiler, bu ad bunlara niye verilmiştir diye sorup, bunu da aydınlatmamız gerekmez mi?

getirişi, torunu Bay Sungur tarafından yapılan, Emir Timur’un anıt mezarının

kitabesine şöyle yazılmış:

“Bu mezar büyük Sultan, Asîl hakan Emir Timur Kuregen’in Mezarıdır.” diye

başlanıp, ailenin soy şeceresi anlatıldıktan sonra, Timur’un büyük babası Cengiz

Han’dan şöyle söz ediliyor. “Bu asîl zatın babası malum değil, ancak Anası

Alankuva’dır, hikâye ederle ki o (Alankuva) tab’an sadakatli ve iffetli idi, fahişe

değildi; o, yüce kapıdan giren ve insan şeklinde tecelli eden ışıktan oldu. Bu (ışık

insan) Emîrü’l-mü’minîn Ali bin Ebu Talib’in evladından olduğunu söyledi. Onun

(Alan-kuva’nın) iddiası asîl torunlarının herkese (karşı) galip olmalarıyla tasdik

olunuyor.”[46] Velâyet –Nâme’de, Kadıncık’ın, Hünkâr ile ilişkisinde, çocuklarını cinsel bir ilişki olmadan, dünyaya getirdiğini anlatılıyor olmasının, asıl nedeninin bu gelenek olduğunu düşünüyoruz.

[47] Kadıncık’ın sulp ünden gelen sülaleye, Çelebiler denmesi de bundandır. Yoksa bir gün bunları anlatmak için bizleri bu kadar uğraştırmak değildi maksatları. Hünkâr ile Fâtıma Bacı’nın (Kadıncık’ın) ilişkisi bizim tasavvurlarımızdan ötedeydi, onlar kendine has insanlardı, bu yüzden Hünkâr’ın Kadıncığın çocuklarına bunlar bizim çocuklarımız demesi yadırganmadı. Kızılbaş Alevi inancına göre Hünkâr, Ali iken Veli olmuş, adı ile cismini değiştirip bu donla dünyaya gelmiş bir veliydi; bu anlamda O, Ali’nin ta kendisiydi.[48] Bunların hikmetinden sual olunmazdı. Alevilikte Devriye kuramı gereği olarak bunu anlamak kolaydır.[49] Hünkârın hayatının anlatıldığı destansı hayata “Velayet Name” denmesi de bundan dolayıdır; yani burada öz olarak Ali’nin Veli oluşu anlatılır. Burada başka bir ayrıntıya da dikkatinizi çekmek istiyorum. Vilâyet –Nâme’de, “Hacı Bektaş-ı Velî, Rûm ülkesine, Türkmen içinde, Zülkadirli ilinde Bozok’tan girdi”[50] deniyor. Fâtıma Bacı’nın, Hünkâr daha Rum ülkesine gelmeden ondan haberdar olduğunu yukarda görmüştük. Hünkâr Bozok’tan, bu günkü Hacıbektaş’a gelene kadar, Hünkâr ile Fâtıma Bacı’nın arasında nasıl bir ilişki olduğunu bilmiyoruz. Ama bu sürede bir ilişkileri olduğunu düşüne biliriz.

Buraya kadar anlattıklarımız, hem sosyal bir kimlik olarak hem de Rum erenleri

içinde özel bir kişilik olarak Fâtıma Bacıyı yeteri kadar tanıttı sanırım. Bu kadar

tanıdıktan sonra, böyle bir kişiyi, bundan sonra, bir daha, başkalarıyla karıştırmayız zahir.

Vilâyet –Nâme’de, Fâtıma Bacı’nın dışında, “Kadıncık” lakabıyla anılan başka bir

kadın daha vardır, onu adı da Kutlu Melek’tir. Hünkâr Rum ülkesine gelip,

Sulucakaraöyük’e vardığında, Kutlu Melek’le karşılaşır. Bu anlatımda, önemli bir

ayrıntıyı hatırlatmak isterim; Rum erenlerinin içinde olan Fâtıma Bacı, Hünkâr daha Rum ülkesine gelmeden, onun Rum’a gelişini hissedip, bu gelen eri Rum erenlerine haber vermiş, onu Rum erenlerine tanıtmıştı. Onun her şeyden evvel böyle bir özelliği vardı. Kıssadan hisse, tarzında anlatılan Velâyet –Nâme’deki kısa ayrıntılar, bu açıdan çok önemlidir. Yeri geldikçe böyle vurgular yapacağız. Şimdi Hünkârın Sulucakaraöyük’e yani bugünkü Hacıbektaş’a gelişini inceleyelim. “Çepni boyunun ulularından Yunus Mukrî adlı birisi vardı. Bilgin, üstün, olgun ve hafızdı. Çepni boyundan ayrılıp Karaöyük’ün yakınında Mikaîl adlı bir yere yerleşmişti. Bu zat bir müddet sonra oradan da ayrılmış, yukarı tarafta Kayı denen yere gelmişti. Kayı ile Karaöyük’ün arası iki mil kadardı.

O vakit, o civarda bilgin olarak yalnız Yunus Mukrî vardı. …

Yunus Mukrî’nin, İbrahim, Süleyman, Saru ve İdris adında dört oğlu kaldı. İdris,

babası gibi bilgin ve üstün bir kişiydi. Saru’da okumuştu, fakat ikisi, okuma yazma bilmezdi. İdris’in, ahret Hatunlarından bir karısı vardı. Adına Kutlu Melek derlerdi, aynı zamanda kendisini sayıp ağırlarlar, Kadıncık diye hitap ederlerdi. Yunus Mikrî’nin ölümünden sonra oğulları, evleriyle barklariyle Kayı’dan göçüp Sulucakaraöyük’e geldiler[51]. Bir gece, Kadıncık, belinleyip uykusundan uyandı. İdris, sebebini sorunca Kadıncık, acayip bir rüya gördüm dedi, Sen, bilgin kişisin, bir sor bakalım. İdris, ne rüya gördün deyince Kadıncık anlatmaya başladı:

-On dört gecelik dulûnay, eteğimden koynuma girdi. Yakamdan çıkmak istedi,

yakamı tuttum. Yenimden çıkmak istedi, yenimi tuttum. Bu sefer, eteğimden çıkmak

istedi, oturdum, yere kapandım, derken belinleyip uyandım.

İdris, Kadıncık dedi, Güneş peygamberdir. Ay eren. Senden bir çocuk dünyaya

gelecek, erenlerden olacak[52]. O vakte kadar Kadıncık’ın çocuğu olmamıştı.

Bu rüya üstünden bir hayli zaman geçti. Bir gün Kadıncık, bazı kadınlarla beraber

çamaşır yıkamaya, kaynak başına gitmişti. İlerden Hacı Bektaş, belirip çıka geldi.

Başında kızıl tâc[53], elinde Arabistan kerrakisi vardı. Çamaşır yıkayan kadınlara,

bacılar dedi, karnımız aç, Tanrı rızası için yiyecek bir şeyiniz varsa verseniz.

Kadınlar, derviş dediler, burada yemek ne gezer ki sana verelim. Kadıncık, hemen kalkıp koştu, evine vardı, bir parça ekmeğin içine yağ koydu, getirip Hünkâr’a verdi. Hacı Bektaş, artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin dedi. Ordan kalkıp doğruca Sulucakaraöyük mescidine vardı, Mescide girip oturdu. O vakitten bu ana deyin o mescidin damını, duvarını yenilemediler, öyle durur.”[54]

Burada araya girip bazı ayrıntıları söylemek istiyorum. Burada da yine bir kadın,

Hünkâr’ın geleceğini rüyasında görüp, haber veriliyor. İdris Kadıncık’ın rüyasını

yoyarken yani bu gün ki dilde söylersek Kadıncık’ın rüyasını yorumlarken, “senden bir çocuk dünyaya gelecek, erenlerden olacak” diyor. Bu ileriki anlatımlarda, Hacı Bektaş’ın kendisinin gelmiş olması şeklinde yorumlanıyor. İkinci ayrıntıda şu: Kadıncık, namıyla anılan Kutlu Melek Hünkarla karşılaşıyor ama Hünkarı tanımıyor, çünkü bunlar daha Rum erenleri içine dâhil değiller. Bunlar, saf, temiz, iyi insanlar ama Urum erlerinin hakikatini bilmiyorlar; irşad edilmemişler. Hünkâr geldiğinde, yedi hane olan[55] bu köy halkını süreç içinde irşad ediyor, onları irşad etmek için kerametler gösteriyor. Bu açıklamalardan sonra Vilâyet –Nâme’deki anlatımı takip

etmeye devam edelim.

“Kadıncık, çamaşır yıkamaya gidince İdris’in anası, gelin çamaşıra gitti dedi, bari

yemeği ben pişireyim. Yemeği ocağa koydu, yağ almak için yağ küpünü açtı. Bir de ne görsün? Küp ağzına kadar yağla dopdolu. Kadıncık, çamaşır yıkayıp eve gelince gelin dedi, yağı nerden aldın da küpü doldurdun? Kadıncık, ben yağ filan almadım, yalnız çamaşır yıkarken bir derviş gelmişti, yemek istemişti. Koşup eve geldim, biraz ekmekle yağ aldım, götürdüm; olsa olsa onun duası bereketiyle küp dolmuştur dedi. İdris gelince hali anlattılar. O, bu derviş, Mesciddeki derviş olsa gerek, ne yazık ki biz, onu gördüğümüz halde hizmet etmedik dedi. Yatıp uyudular. Gece yarısında İdris, belinleyip uyandı. Kalkıp elbiselerini giydi, abdest aldı, sabaha kadar ibadet etti. Sabahleyin mescide gelince gördü ki pencerelerden aydınlık çıkıyor. Mescide çırağ yakmamıştık. Bu ışık da nedir diye şaşırdı. Gidince Mihrabın sol köşesinde bir aziz gördü, ibadet ederken mübarek ağzından nur çıkmada, başının üstünde de nurdan bir kandil yanmada.

İdris bunu görünce koşup eve geldi, Kadıncık da abdest alıyordu. İdris, Kadıncık

dedi, o gördüğün düş zuhur etti; o er mescide gelen dervişten başkası değil.[56] Sonra gördüğünü anlattı. Kadıncık, şükür secdesine kapandı. İkisi de kalkıp mescide geldiler. Kadıncık, sen erkeksin dedi, önce sen gir. İdris, olmaz dedi, önce sen gir, çünkü düşünde, önce sen gördün. Kadıncık, besmele çekip girdi, ardınca da İdris girdi. Hacı Bektaş, tahiyyâta oturmuştu. Huzuruna varıp, elini dizini öptüler, geri çekilip durdular. Hünkâr, niye geldiniz, bu vakitte ne istiyorsunuz dedi. Sultanım dediler, sizi, kulunuzun evine dâvete geldik, umarız ki kabul eder, ayağınızı basar, bize şeref verirsiniz, himmet edersiniz. Hünkâr, şimdilik burada itikâfa niyetlendik, bir yere gidemeyiz dedi. Çok ısrar ettiler, razı olmadı. Kadıncık, dönüp eve geldi, bir sofraya, hazırda ne varsa koyup Hünkâr’a götürdü, bari lütfedin, yiyin de bize hayır dua edin dedi. Hacı Bektaş yemek de yemedi. Orada bir erbain çıkardıktan sonra Arafat dağındaki çilehaneye geldi. Karanlık bir mağara olduğunu gördü, önündeki bir

yeri, mübarek parmağı ile dürttü, güzelim bir su çıktı oradan; şimdi o suya Zemzem suyu derler. Hünkâr’ı ziyaret edenler, kutluluk için o suyla yıkanırlar. Hünkâr, orada da bir erbain çıkardıktan sonra gider de mahrum kalırız. Yarın ikimiz de gidip beraberce niyaz edelim, eline ayağına düşüp yalvaralım, umarız ki himmet eder de mübarek ayağını evimize basar. Ertesi gün, ikisi de Arafat dağına çıktılar, çilehaneye geldiler. Hacı Bektaş’ın elini öptüler, ayağına yüz sürdüler, lütfet Erenler Şahı dediler, mübarek ayağın,

kullarınızın evine bassın; erenlerin işi, murad vermektir, kerem etmektir. Hünkâr,

bizim dedi, yükümüz ağırdır, zahmet çekersiniz; sevicilerimiz, âşıklarımız,

muhiplerimiz çoktur. Ziyarete gelirler, size zahmet olur. İdris’le Kadıncık, Tanrı izin verirse dediler, koyundan, sığırdan, maldan, rızıktan, nemiz varsa aşkına harcederiz. Bir şeyimiz kalmazsa dervişlik zembilini bize verirsiniz, Müslümanların ihsanlarını toplarız, getirir, muhiplere, sevenlere harcarız. Hacı Bektaş, bu sözleri duyunca kalktı, paşmaklarını giydi. İdris önde, ardında Hacı Bektaş, en arkada da Kadıncık, yürüyüp doğruca eve geldiler. Tenha bir yeri halvet yurdu seçtiler. Erenlerin bir çilehaneleri de Kadıncık’ın evine yakındır. Hünkâr, bazı kere Kadıncık’ın evinde

ibadet ederdi, bazı kerede o çilehanede.

Hünkâr, bir gün Kadıncık’ın evinde ibadet ederken duvar eğildi, yıkılacak hale geldi.

Kadıncık, Erenler şahı dedi, duvar eğildi gibi, oradan uzaklaşınız. Hacı Bektaş,

mübarek eliyle duvara dur diye işaret etti, duvar durdu. Kadıncık, Erenler şahı dedi, bu duvar, bu haliyle durur mu? Hünkâr, kıyamete kadar durur, yıkılmaz dedi.

Gerçekten de bu zamana kadar öbür duvarların hepsi yıkıldı, yapıldı, o duvar, hâlâ durur, yıkılmaz, yıkılacağı da yoktur.”[57]

Bu anlatılanlardan, Yunus Mukrî’nin oğlu İdris Hoca ile karısı Kutlu Melek’in

Sulucakaraöyük’e, Hünkâr’ın Urum diyarına gelmesinden önce gelip yerleştikleri

anlaşılıyor. Hünkâr, Sulucakaraöyük’e gelince, Kadıncık diye de anılan, Kutlu Melek ile karşılaşıyor ama Kutlu Melek, genel olarak Urum erlerinden özel olarak da Hünkâr’dan haberi olmadığı için onu tanıyamıyor ama bir derviş ondan yiyecek istediği için, ona ekmek veriyor sadece. Kutlu Melek’in kaynanası, yağ küpünün dolup taşmakta olduğunu görünce, bunun Kutlu Melek’ın yiyecek verdiği dervişin kerameti olduğunu anlıyorlar. Böylecene de Hünkârla ilgilenmeye başlıyorlar. Gidip Hünkârı evlerine davet ediyorlar.

Burada iki noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Burada da Hacı Bektaş’ın keramet

sahibi bir derviş olduğunu önce kadınlar anlıyor. İkinci nokta bu kadınlar, toplumsal

konumları açısından, Rum erenleriyle ilişkisi olan, bu dünyadan haberi olan insanlar

değil. Bunlar iyi niyetli, saf, sade insanlar, hepsi o kadar. Daha sonra, süreç içinde

Hünkar bunları irşad ediyor.

Hünkâr, İdris Hoca ile Kadıncığın evine gelince “Köylü de, derviş, Kadıncık’ı

seviyor da onun için evinde oturuyor diye dedikoduya başlıyor.”[58] İdris hocanın

kardeşi Saru, bundan rahatsız olup, bu hali önce İdris Hoca ile konuşuyor, o bu

sözlere aldırış etmeyince, bu defada Saru, Hünkârı yörenin beyine şikâyet ediyor.

Hünkâr, İdris Hocanın kardeşi Saru’nun şikâyeti sonucu hem yörenin beyi Nureddin

Hoca ile uğraşıyor hem de Saru’yu zemheride bir elma bahçesine götürüp, elma

ağacına çıkarak ona kerametini gösteriyor; Hacı Bektaş – Elmalar başlıklı çok bilinen

bölüm bunun içindir[59]. Hünkârın, Sulucakaraöyük’e geldiğinde karşılaştığı

insanların durumları, sosyal kimlikleri böyle. Hünkâr zaman içinde bunları irşat

ediyor. Burada vurgulayalım ki, Hünkâr’ın, her hangi bir kerameti sonucu bile İdris

Hocanın karısı Kutlu Melek hamile kalsa, bunun dedikodusu arşı alaya çıkardı. Böyle

bir şey olmadan İdris Hocanın kardeşi Saru bundan rahatsızlık duyuyor, dedikodular

çıkarıyor, Hünkara düşmanca tavır alıyor. Bütün bu anlatılanlardan, ayan beyan

anlaşılıyor ki, Hızır Lale Civan’ın anası Kutlu Melek olamaz, Hızır Lale Civan’ın

anası Fatma Bacıdır.

Yukarda da izah ettiğimiz gibi, Çelebi sözcüğü, kadının cinsel bir ilişki olmadan,

Kutsal ruhun bir hikmeti sonucu hamile kalıp, Dünyaya getirdiği çocuk anlamına

geliyor; konun inceliği burada. Çelebiler, İdris hoca ile eşi Kutlu Melekten dünyaya

gelmiş olsalardı, onlara Çelebiler demek yerine “İdris hocanın çocukları” denirdi.

Daha sonraları, Çelebilerle siyasal çekişmeler içine girenlerce, Çelebilere için, bir

küçümseme ifadesi olarak, “İdris Hoca oğulları”[60]denildiği olmuştur; ama bu konu

ayrı bir yazı konusu olacak kadar geniş olduğu için, bu konuya burada girmiyoruz.

Hacı Bektaş, vasiyetinde, açıkça “bende sonra Fâtıma Ana (Kadıncık) oğlu Hızır Lâle

Civan yerime geçsin”[61] diyor; ayrıca bu çocukların Kadıncık tarafından dünyaya

getirilmesi son derece meşru bir durum olarak anlatılıp, Kadıncık, her çocuğunu

doğurduğunda, bu Hünkâr’a müjdeleniyor, Hünkâr’da çocukların adlarını koyuyor.

Kadıncık’ın bu çocukları doğurmasında yadsınacak herhangi bir şey olmuyor. Bütün

bunlarda gösteriyor ki “Erenlerin anası olan Kadıncık, Fâtıma Bacıdır; Çocuklar

doğduktan sonra erenlerin anası Fâtıma Ana diye anılır olmuştur. Yukarıda bu konuyu

yeteri kadar izah ettiğimize inanıyoruz. Bu yüzden konuyu daha fazla uzatmak

istemiyoruz.

Özcesi, bütün bu anlattıklarımızdan bizim çıkardığımız sonuç şudur. Hacı Bektaş’ın,

efsanevi hayatının anlatıldığı Velâyet-Nâme’de, Kadıncık lakabıyla anılan iki ayrı

kadın vardır. Bunlardan birisi Seyyid Nureddin’in kızı olan Fâtıma Bacıdır, diğeri ise

İdris Hocanın karısı olan Kutlu Melektir. Kadıncık lakabıyla anılan bu iki kadın,

birbirleriyle asla karıştırılmayacak kadar sosyal konumları birbirlerinden farklı olan

kadınlardır. Hacı Bektaş’ın vasiyetinde ayan beyan belirtildiği gibi, Hacı Bektaş’ın

yerine geçip, postnişinlik eden, o günden bu güne kadar Çelebiler diye anılan sülale,

Fâtıma Bacı ya da Fâtıma Ana diye anılan Seyyid Nureddinin kızı olan Fâtıma

Bacıdan dünyaya gelmişlerdir. Kadıncık lakabıyla da anılan, Fâtıma Bacı ile

Hünkâr’ın ilişkileri, kendilerine has bir ilişkidir, bunu bu günün standart evlilik türü

ilişkileriyle izah etmek gerekmez. Onlar kendilerine has insanlardı, ilişkileri de

kendilerine özgüydü.Velâyetname Kadıncık’ın birinci çocuğu olan Habib’e hamile

kalışını, Hünkâr’ın burun kanını içmesiyle oluştuğunu kıssadan hisse olarak bize

anlatıyor, ancak Erenlerin “Anası Fâtıma Bacı’nın” diğer iki çocuğuna nasıl hamile

kaldığını söylemeyip, bunu ariflerin anlayışına bırakıyor. Bizde, bu konu için bir

yorum yapmak yerine, bunu arif olanların anlayışına bırakmayı uygun buluyoruz.

Kitap, Saru İsmail’in Hünkâr’a “Lûtfet Erenler şahı, … otuz üç yıldır hizmetindeyim,

kusurum var, seni bilememişim, suçumu bağışla”[62] demesiyle son buluyor. Biz,

Fâtıma Bacı’nın da en az Saru İsmail kadar, Hünkâr’la beraberliği olduğunu,

birbirleriyle bir ilişki içinde yaşadıklarını tahmin ediyoruz. Bu ilişki içinde Hünkar’ın

“Kadıncık bizden umduğun nasibi aldın, senden iki oğlumuz gelecek, adımızla, onlar

yurdumuz oğlanları olacak”[63] diye müjdelediği Çelebileri, bu yola yoldaş olanlar,

Hünkâr’ın sulpünden gelen nesil olarak kabul ederler.